Bu iki kelimelik cümleyi, duvara asılı bir levhada, nefis bir sülüs hattıyla görmüştüm ilkin… Ne de güzel söylemişti söyleyen ve ne güzel bir istifle yazmıştı yazan!..
Yeni bir zilhicce ayını idrak ettik bu günlerde. İçinde hac ve kurban gibi sembol ibadetleri barındıran bu ay aynı zamanda Âl-i İbrahim’in o muhteşem teslimiyet destanını bize yeniden yâd ettiren aydır…
Daha başka özellikleriyle de tarif edilebilecek bu günlerin belki en manidar tarifi, “teslimiyet mevsimi” olsa gerek…. Evet, hac ve kurban ibadetleri, serapa teslimiyet kokar, teslimiyet yansıtır, teslimiyet verir ve teslimiyete dair çok şeyler söyler bizlere … Hikmetinden sual olunmaz ya! Herhâlde ibadetleri gereğince anlayabilmek, künhüne vâkıf olmak ve yaşanan hayata yansıtmak da yine teslimiyeti anlamaktan geçer… Teslimiyeti anlayabilmenin yollarından biri de onu yaşayanların hatıralarını yâd etmektir. Nitekim Allah Teala, Kur’an-ı Kerim’de bize aktardığı peygamber kıssalarıyla da bu yola başvurmamızı ister bizden…
Hz. İbrahim: Teslimiyet Zirvesi…
Peygamberlerin Atası (Ebu’l-Enbiya) olarak bilinen Hz. İbrahim’in son derece manidar bir hayat hikâyesi vardır. Önce canıyla sınanmış (Enbiya, 21/69), sonra mal-mülkten mahrum bir şekilde yurdundan çıkarılma tehdidine (Meryem, 19/46); “Madem öyle ben de Rabbime; O’nun bana lütfedeceği yere giderim” (Ankebût, 29/26; Saffât, 37/99) cevabını vermiş ve hicret ederek gelip Filistin’e yerleşmişti… (Ömer Faruk Harman, “İbrahim”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 21/269) Uzun yıllar geçmesine rağmen çocuk sahibi olamamıştı Hz. İbrahim… Ancak Rabbinden, kendisine “iyi huylu bir evlat” vermesi için niyazda bulunmaya devam etmekteydi (Saffât, 37/100). Sonunda Allah Teala, ona yaşlılık döneminde hem de tam seksen altı yaşındayken İsmail adında bir evlat nasip etmişti. (Harman, “İsmail”, DİA, 23/76) Kur’an-ı Kerim’den Hz. İbrahim’in, bebeklik çağındaki oğlu İsmail ile annesi Hacer’i, Allah’ın emri üzere Mekke’ye getirip yerleştirdiğini öğreniriz. (İbrahim, 14/37) Zaman zaman gelip onları ziyaret etmektedir Hz. İbrahim…(Harman, “İsmail”, DİA, 23/78)
Cananıyla Sınanan Baba…
Günler ayları, aylar yılları kovalamış ve İsmail tatlı bir oğlan çocuğu olmuştu. Babasının yanında beraberce iş görecek, koşturacak çağa geldiğinde yıllardır evlat hasreti çeken babası için İsmail, en tatlı zamanlarındaydı artık...
Şimdi, kendinizi Hz. İbrahim’in yerine koyun ve şöyle bir düşünün... Sizin de evlat hasretiyle yandığınız uzun bir zaman dilimi geçse ve sonunda bir evladınız dünyaya gelse... Bir kızınız ya da oğlunuz olsa... Doğduğu günden beri gönlünüzde apayrı bir yeri olan bu yavrunuz büyüse, serpilse ve tatlı bir yumurcak oluverse... Size baktığında gözlerinin içi gülse, pembe dudaklarına süt beyaz dişlerinden tebessümler dökülse… “Babacığım” diye seslense size, ipek yumuşaklığındaki o tatlı sesiyle... Bir iş yapacak olsanız, hemen yanı başınızda bitiverse… Size yardım etmeye kalkışsa, sizi mutlu etmeye çalışsa... Günleriniz böyle bir mutluluk halesi içinde geçip giderken bir gece rüyanızda şöyle bir ses duysanız: “Allah, çok sevdiğin evladını, feda etmeni istiyor senden!..”
Sizi ürperten ve hatta korkutan bu rüyadan uyanır uyanmaz, kendinize gelmekte zorlanır ve “hayırdır inşallah” deyip toparlanmaya çalışırsınız, ama asla böyle bir rüyayı üzerinize almak istemezsiniz, değil mi? Peki, sonraki gecelerde aynı rüyayı ikinci ve üçüncü kez görseniz ne yaparsınız?
İşte sizin, rüyada dahi yaşamanız uzak bir ihtimal olan bu durumu, bütün hakikatiyle yaşamıştı Hz. İbrahim... O da ilkinde bunu üstüne almak istememiş; ama ikinci ve üçüncü geceler aynı rüyayı tekrar tekrar görünce, meselenin ciddiyetini anlamıştı. Önce tatlı canıyla sınanan Hz. İbrahim, şimdi canından tatlı ciğerparesiyle birlikte daha büyük bir sınavla karşı karşıya kalmıştı… Nasıl davranmalı, ne yapmalı ve nasıl söylemeliydi bunu biricik evladına? Teslimiyetin zirvesindeki baba Hz. İbrahim, oğul İsmail’e şöyle sormuştu; adeta ondan destek almak istercesine…
“Yavrucuğum! Rüyamda kendimi, sanki seni boğazlıyorken görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin bu işe?..”
Çocukluk çağından henüz çıkmış Hz. İsmail, hemen hadisenin ne anlama geldiğini kavramış ve o da kendisini teslimiyetin zirvesine taşıyan şu sözlerle karşılık vermişti babasına: “Babacığım! Sana emredilen neyse onu yerine getir. İnşallah sen beni sabreden biri olarak bulacaksın.” (Saffât, 37/102) Evet, verdiği sözde durdu Hz. İsmail… Asla aksini düşünmedi ve asırlar sonra Allah Teala’nın kendisini Kur’an-ı Kerim’de, “sözünde duran, sabreden ve salih bir peygamber” olarak anacağı (Meryem, 19/54; Enbiya, 21/85-86) güzel bir hatıranın kahramanı oldu.
Yüce Rabbimiz, hadisenin devamını Saffât suresinin 103-113. ayetlerinde şöyle anlatıyor bizlere: “Sonunda her ikisi de Allah’ın emrine teslimiyet gösterdiler. İbrahim, oğlunu yüzüstü yatırınca biz kendisine şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Gerçekten sen, gördüğün rüyanın gereğini yerine getirdin”. İşte biz, iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız. Şüphesiz bu apaçık bir imtihandı. Biz ona, İsmail’e bedel olarak büyük bir kurbanlık gönderdik ve sonradan gelenler arasında İbrahim’in güzel bir hatırayla anılmasını sağladık. Selâm olsun İbrahim’e…”
Ayetlerden edindiğimiz bilgilerle şu sonuca ulaşmak mümkündür: Teslimiyet mefhumunun en güzel örneği baba-oğul bu iki peygamberin, sonraki ümmetlere hatırası olan kurban ibadetini yerine getiren müminin, maddi fedakârlıkta bulunarak yaptığı bu ibadet, önce onun gönlüne sürur, hanesine huzur vesilesi olacak; sonrasında rızkına bolluk ve bereket olarak yansıyacaktır. Günahlarının affedilerek Allah’ın rızasına nail olması, kulun bu ibadeti sayesinde dünya ve ahirette en büyük kazancı olacaktır.
Bu teslimiyet destanının detaylarını Abdullah b. Abbas (r.a.) şöyle anlatıyor:
“Cebrail, beraberinde büyük bir koçla hızla semadan yeryüzüne inerken: “Allahuekber, Allahuekber...” diye seslendi. Hz. İbrahim, başını kaldırıp bir koçla birlikte gelen Cebrail’i görünce sevinçle şöyle dedi: “Lâ ilâhe illallâhü Vallâhü Ekber...” Semada başlayıp yerde biten bu eşsiz zikri, büyük bir teslimiyetle canını feda etmeye hazır olan Hz. İsmail tamamladı: “Allahuekber ve lillâhil hamd…” (el-Mavsilî, el-İhtiyar, I, 87)
Mümin de kurban ibadetini yerine getirirken asırlar önce yaşanan bu hadiseyi düşünmelidir.
